LİNÇÇİLİK İLLETİ
İhtiyacımız dalaşmak, kalkanımız Sergen
Herhangi bir başarısızlığın, yenilginin, hepimizi üzen herhangi bir durumun ardından ilk refleksimiz, fail aramak oluyor. Basın, topluma böyle durumlarda aradığı suçluyu sunma işini üstleniyor. TIKLAYIN

Kim "büyük", kim "aptal", ne sahici, kim riyakâr?
Hürriyet, Alman basınının Euro 2000'de Almanya'nın elenmesi, Türkiye'nin çeyrek finale çıkmasıyla ilgili yazıp çizdiklerini derleyip sürmanşete çekti. Attığı başlık (Alman basınının ağzından): "En büyük Türkiye, bizimkiler aptal". TIKLAYIN

Futbolu toplumsal sübap olarak görenler şiddete alan açıyor
"Bırakınız kırsınlar"ın sonucu

Linççilik futbol âlemimizde kol geziyor. Ama Trabzon seyircisinin halini açıklamaya bu yetmez. Kışkırtıcılık dört koldan sürdürülüyor. Trabzon seyircisinin halini açıklamaya bu da yetmez. Artık özel konsültasyon gerekiyor. Yalnız şunu da unutmamak lâzım: Bu memlekette, başka her yerde ve zamanda suç sayılan şeyler, stadlarda veya civarında yapılınca meşru ve serbest. Bu da bir devlet politikası. "Bırakınız kırsınlar, bırakınız döksünler" zihniyetiyle, futbol âlemi, başka kanallardan ifade edilmesi sakıncalı görülen tepkilerin boşaltılacağı bir tür sübap haline getirildi. Koskoca stadı parçalayanlardan herhangi biri, bakalım, göreceğiz, ceza alacak mı? Azıcık konuşalım, Trabzon'da olanlar üstüne. (Fotoğraf, Cengiz Malgır'a ait; elindeki malın kıymetini bilmeyen, cânım fotoğrafın böğrüne "yorumsuz" diye koca bir dişi başlık saplayan Milliyet'ten.) TIKLAYIN


İhtiyacımız dalaşmak, kalkanımız Sergen

 

Herhangi bir başarısızlığın, yenilginin, hepimizi üzen herhangi bir durumun ardından ilk refleksimiz, fail aramak oluyor. Basın, topluma böyle durumlarda aradığı suçluyu sunma işini üstleniyor.

Euro 2000'de millî takımın çeyrek finalde elenmesi, şimdiye kadarki alışkanlıklarımızı sarsacak kadar ilginç ve karmaşık bir süreç içerisinde gerçekleştiğinden, basınımızı zorlayan bir durum yarattı.

İlkin, çeyrek finale çıkmak, hernekadar böyle söylenmese de, beklenmedik bir başarıydı. "Bir ilkin gerçekleştirilmesi"ydi. Bu deyim kullanılabiliyorsa akan suların durduğunu son yıllarda öğrenmiştik. Dolayısıyla bunun hemen ardından yarı finale çıkamamayı dünyanın sonu olarak sunmak zorlaşmıştı.

İkincisi, Portekiz, Fransa, Hollanda gibi takımlarla bizim millî takım kıyaslandığında daha kat etmemiz gereken çok yol olduğu, spor basınımızın kavrayış düzeyi açısından bile sorun yaratmayacak kadar açıktı.

Yine de, Mustafa Denizli, Alpay ve Arif, potansiyel günah keçileri olarak ortadaydılar.

Ancak, Alpay'ın yaptığını dünya çapında pek çok futbolcunun yapabildiğini biliyorduk. Hagi örneği ortadaydı. Arif'i suçlamak da zordu. Baggio'nun, Seedorf'un, Suker'in kaçırdığı penaltıları ve bunların yolaçtığı vahim sonuçları unutmuş olsak bile, bizim maçtan bir gün sonra, Fransa-ıspanya maçının 90. dakikasında Raul gibi bir gol kralı yıldızın kaçırdığı penaltıyı izledik. Zaten, spor basınımız, çoktan ulaşmış olması gereken bir olgunluk düzeyine yaklaştığını göstererek, penaltı kaçıran Arif'i suçlamak yerine, penaltıyı niye Arif'in attığına takmayı tercih etmişti. Doğrusu da buydu.

Bu durumda Alpay ve Arif ya, "futbolcudur, yapar" hoşgörüsüyle kenarda bırakıldı ya da "Fatura Alpay'a" (Sabah, 26 Haziran) kesildi, ama bu da tartışmayı bitiren bir yargıydı. Buradan ilâve tartışma çıkamazdı; fatura kesilince iş bitiyordu. Bereketli bir zemin değildi bu.

Bereketli fail adayı olarak en elverişli isim her şeye rağmen Mustafa Denizli'ydi. Ama Denizli ıtalya maçından sonra payına düşeni fazlasıyla almış, ilk anda şiddetli tepki gösterdikten sonra mantıklı olanı, daha doğrusu, herkese ve basına mantıklı görünenleri yapmıştı. Abdullah'ı oynatma, dendi, oynatmadı, sonra da Abdullah Belçika maçındaki performansıyla zaten problem olmaktan çıktı, Sergen'i oynatma, dendi, oynatmadı, Portekiz maçında son anda oyuna alınması ek sorun yaratmadı. Suat'ı oynat, dediler, oynattı. Belki bunları zaten yapacaktı, bilmiyoruz, ama sonuçta basının "Denizli bize kulak asmadı" diyemeyeceği bir durum doğdu.

Böylece basın Denizli'ye kurduğu tuzağa kendi düştü. Bir öyle bir böyle demek, bugün kendi istediğini yarın eleştirmek durumunda kaldı. Portekiz maçından sonra, meselâ Ergün ile Hakan ınsal'ın yanyana oynatılmasını eleştirenleri bir kenara yazın ve bundan sonra dediklerine buna göre muamele edin, çünkü maçtan önce birçok kişi ısrarla, "Portekiz'in sağ kanadı çok güçlü, Denizli Ergün'ü de oynatsın, Hakan ınsal'ı da, anca böyle durdururuz" diye yazmıştı. Denizli de aynen böyle yaptı. (Tabiî bu, Turgay Şeren'in Hürriyet'te, "Cevap ver, Mustafa" başlıklı yazısında, Denizli'den "Niye Abdullah'ı oynatmadın!" diye hesap sormasına engel teşkil etmedi.)

Ancak, Türkiye-Portekiz maçında, oyunun "kader ânları" diye nitelenebilecek anlar öylesine belirgindi ki, bunlar Denizli'nin bir potansiyel suçlu olarak cazibesini azalttı. Alpay'ın atılması, Arif'in penaltı kaçırması, penaltıya sebep olan Couto'ya hakemin ikinci sarı kartı göstermemesi, maçın kaderini belirleyen olaylar olarak kaydedildikten sonra, Denizli'nin suçlanması şüphesiz zorlaştı. Bunlar bir teknik direktörün değiştirebileceği durumlar değildi.

Maçtan sonraki günü, bugüne kadar nasıl millî takımın bu düzeyde bir başarısına alışmadıysak, aynı oranda alışmadığımız bir olgun mağlup edâsıyla geçiştirmeyi başardık. "Başın öne eğilmesin" düsturuna sarılabildik.

Peki ama sonraki gün ne olacaktı? Ya bir sonraki, bir sonraki günler..?

Tekrarlayalım: "Bir ilki gerçekleştirdiğimiz" konu, sadece millî takımın çeyrek finale kalma başarısı göstermesi değil; olan biteni şimdiye kadarki davranış alışkanlıklarımız ve tepkilerimizle kıyaslandığında çok daha olgun karşılayabilmemizdi.

Ancak her şey birdenbire olmuyor. Ne yapacağını bilememe durumunda insan eski alışkanlıklarına sarılıveriyor.

Nitekim Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy, Portekiz maçından hemen sonra, "Bu hakem zaten ısveç maçında bizi bitirmeye kararlıydı," dedi. Niye? Doğuştan Türk düşmanı mıymış Hollandalı hakem? Bu hakemin bize özel olarak düşmanlık beslediğini gösteren herhangi bir belirti var mı? Yoo! Federasyon Başkanı, futbolcumuz ve seyircimizin hatırı sayılır kısmı için bile ömrü dolmuş bir millî garez kaşıma tutumundan medet ummuştu, o kadar. Ulusoy'un dediklerini ciddiye almamış oluşumuz hepimize puan yazar. Ulusoy'un "Portekiz maçında sahada hakem katliamı vardı" sözleri, 26 Haziran'da Hürriyet ve Sabah'ta kendine yer bulamamıştı. (Ulusoy'un, Alpay'ın atılışına "anlam veremediğini", Portekiz'in ikinci golünde Figo'nun Küçük Hakan'a faul yaptığını iddia ettiğini, "Dört takım arasına kalmamız gerekirdi" dediğini araya sıkıştıralım.)

Üstelik, iyi oynayınca, kazanacak şekilde oynayınca hakemlerin problem olmaktan nasıl da birdenbire çıkıverdiğini Galatasaray örneğinden, millî takımın son yıllardaki maçlarından öğrenmiştik.

Futbolcuları linç edemeyecektik, hakemle, UEFA'yla açıklanabilecek bir hal yoktu; "Haçlı ruhu" âdetâ tatile çıkmıştı.

Fırsat iyiydi. Bu sükûnet ortamında, futbolumuzla Portekiz'in, Hollanda'nın futbolunu kıyaslayabilir, ıtalya karşısında hem yenik hem de 10 kişi (bunu bir yerden hatırlıyor musunuz?) kaldıktan sonra Romenlerin nasıl öyle oynayabildiğini, ama bizim Portekiz karşısında nasıl yenilgiye razı hale düştüğümüzü değerlendirebilir, eksikleri konuşabilirdik vs.

Ama bu kadar olgunluk yetmişti. Oturup sâkin sâkin düşünmek, sahiden gerekli noktaları deşmek, tartışmak bize uymazdı. Çünkü bu durumda, bir yandan millî takımın Euro 2000'de aslında Türkiye'de futbolun geldiği düzeyi yansıtamadığı, genellikle kötü oynadığı, Belçika maçında ilk yarım saatte bir gol yense ­ki çok mümkündü- her şeyin bitebileceği vb. ortaya çıkacaktı. Öbür yandan, henüz dünya futbolunun büyüklerine kafa tutacak düzeye ulaşmadığımız, önemli yapısal eksiklerimizin bulunduğu anlaşılacaktı. Millî takım, "pozitif futbol" adına hemen hemen hiçbir şey yapamamış, Euro 2000 kayıtlarına, sadece hafife alındığında tehlikeli olabilen bir takım kimliğiyle geçmişti. Ama zaten elenmişken eksiklerimiz, kusurlarımız üzerine konuşacak kadar da olgun takılmanın mânâsı yoktu tabiî. "Halkın beklentisi" bu muydu ki? Evet, bu kadar olgunluk yeterdi. Burası Türkiye, yok öyle!

Dolayısıyla, Hürriyet ve Milliyet'in saptığı yola sapıp, futbolcuları, özellikle Sergen'i kalkan yaparak, başarısızlık sonrası dalaşma ihtiyacını karşılama yoluna gidebilirdik. Hürriyet, "Sergen: Denizli çağdışı" başlığını birinci sayfasından verdi. Milliyet, mâlûm patlangacı azıcık yayarak, içine "Denizli'ye futbolculardan isyan" yazdı ve arka sayfasına Sergen'in "Hayallerimi yıktı" lafını sekiz sütun manşet çekti.

Milliyet'e göre, Beşiktaş kalecisi Fevzi, "idmanda bile görev almadığını" ileri sürerek hocasını eleştiriyordu. Millî takımın üç kalecisi vardı. Portekiz maçında Rüştü sakatlanır gibi olunca Denizli Gaziantepspor kalecisi Ömer'i soyundurmuştu. Fevzi, formanın Rüştü'den sonra kendisinin hakkı olduğuna inanıyor ve hocasına kızıyordu.

Ömer ve Fevzi dışında Euro 2000 kadrosunda yeralıp da hiç oynamayan tek futbolcu Ayhan, "Olacak iş değil," demişti, yine Milliyet'e göre. "Buraya kadar gel, bir dakika bile oynamadan geri dön. Beni alay konusu yaptı." Yani Ayhan, doğrudan teknik direktörün tasarrufundaki bir konuda teknik direktöre çatıyordu.

"İsyan"a katılan üçüncü futbolcu Suat'tı. Portekiz maçında ilk onbirde yeralmadığını öğrenince "şok" olmuştu. O da hocasına kızmıştı.

(Ayhan ve Fevzi'nin şikâyetlerine Radikal de yer verdi. "ısyan" falan demeden, iki futbolcunun yakınmalarını birleştirmeden, ayrı ayrı tek haberler halinde.)

Bu "isyan"ın içeriğini kavrayabildik mi? ıç futbolcudan ikisi hiç oynatılmadıkları için, biri de son maçta ilk onbirde yeralmadığı için hocaya kızıyorlar. Futbolcu oynatılmadı diye kızar, normal. Onlara sadece, eğer hoca Fatih Terim olsaydı, değil isyana yeltenmek, dudakların bile kıpırdatamayacaklarını hatırlatabiliriz.

Basının tavrına gelince iş değişiyor. Basın, oynatılmadım diye hocaya kızan futbolcuyu haklı bulabilir mi? Meselâ Ayhan'ın, hiç oynamayışı için "olacak iş değil" demesi normal midir? Destekler havada sunulacak bir haklı isyan ilânı mıdır?

Asıl büyük lokmayı sona bıraktık. Sergen gibi bir futbolcunun konuşmadan önce iki-üç defa düşünmesini beklemek değil mi, işin doğrusu? Kilolarından ötürü adım atmakta zorlanan, antremansızlıktan ancak o muazzam yeteneğinin bir kısmıyla idare edebilen Sergen'i niye oynattı diye Denizli'ye veryansın edenler hangi ülkenin gazetelerinde yazıyorlardı? Portekiz basını mensupları mıydı onlar? Şimdi Sergen'in her zamanki gibi uluorta konuşmalarına sahip çıkılması nasıl bir tavrın göstergesi?

Basınımız olgun takıldı bir defa, şimdi alenen terk edemiyor vakarını... Yine de, kimseyi suçlamadan, bir dalaş yaratmadan mı çıkılacak bu işin içinden? Hani bizim hakaret dolu polemiklerimiz? Heyecanımız hani?

Kötü niyetli olmadığımızı ispat edelim:

Sergen, Fevzi, Ayhan ve Suat bu sözleri hangi vesileyle söylemişler? Biraraya gelip basın toplantısı mı düzenlemişler? Ayrı ayrı basın açıklamaları mı yapmışlar? Yazılı mesajlar mı göndermişler gazetelere? Yani ortada bir "haber" mi var?

Hayır. Sergen'le Milliyet'ten Bilâl Meşe ve Hürriyet'ten ısmail Er, ötekilerle Milliyet'ten Halil Özer (Amsterdam'da) konuşmuş. Yani futbolcular iç dökmüş. Ya da futbolculara "iç döktürülmüş".

Sergen dışındakilerin söylediklerinin sadece kişisel hoşnutsuzluktan ve haksızlığa uğramışlık duygusundan kaynaklandığını Milliyet de fark etmiş ki, onları 1, 2, 3 diye numaralayıp Sergen'e dayanak yapmış. Hürriyet, Sergen'in sözlerini aktardıktan sonra, "Bu arada bazı millî futbolcuların da Sergen gibi düşündüğü öğrenildi," demekle yetiniyor.

Milliyet'te Sergen'in ağzından atılan başlık ("Hayallerimi yıktı"), "Denizli'ye futbolculardan isyan" patlangacıyla desteklenip olay büyütülmeye çalışılırken, Hürriyet, kavga çıkarma niyetini doğrudan sayfaya yansıtıyor: "Bu sözler kavgada söylenmez / Sergen Mustafa Denizli'yi yaylım ateşine tuttu".

Sonuç: ılle bir kavga olacak. O kadar yenildik, elendik, bir kavga gürültü olsun yaşayamayacak mıyız bunun ardından? Gerekirse, kısa süre önce yerin dibine batırdığımız bir futbolcuyu bile kalkan yapabiliriz kendimize. Başka futbolculardan da yararlanabiliriz. Gazeteciye düşenin, hoşnutsuz futbolculara mikrofon uzatıp maraza çıkarmak yerine, Euro 2000'in ardından futbolumuzun gelişen, geri kalan yanları vs. üzerine değerlendirmelere öncülük etmek olduğunu biz de biliyoruz. Ama dalaşma içgüdümüzü nasıl bastıracağız böyle davranırsak?

Şu andaki kalkanımıza gelince... Hele bir dalaş çıkarma işlevini yerine getirsin, o kalkanı eritip jilet yapmak kolay. Sergen nasılsa bize her gün yeni bir fırsat yaratır bunun için.

O vakit, öbür gazetelerde şu anda dalaş ihtiyacı hissetmeyerek sağduyulu bir çizgi izleyen Yeni Binyıl'ın tutumuna ortak oluverirler. Bu vesileyle, zaten spora daha kaliteli ve seviyeli bir yaklaşım getirmeye çalışan Yeni Binyıl'ı tebrik ederek bitirelim. Ama son olarak, bu gazetenin Sergen'in açıklamasını verirken attığı üst başlığı ve başlığı aktaralım: "Kendisine en kötü gününde destek çıkan Denizli'ye 'Kafadan sakat' diyen Sergen'in sözleri şaşkınlık yarattı / Sergen'in büyük ihaneti".

SAYFA BAŞI


      ÖZEL KONULAR  
    HEP
OFSAYT
GİRİŞ
SAYFASI
GS KONGRESİ
MEDYA
SAVAŞI

BİZZAT
KONU:
FATİH
TERİM

INCIK
CINCIK
FUTBOL
MEDYASI