Allah hakkını getirir olayı

 

Sen koskoca adamın üstünü başını aramaya, Rolex saatine elkoymaya kalk... Oğlunun düğününü basıp gelinin takılarını haczi planla... Cık cık cık dedik hep beraber, gazete önümüzde.

Ekrem Abi, "Ne oldum dememeli," makamından giriş yaptı, taksimi kahvemizin yeni transferi Sadullah Bey geçti: "Bi yere çıktın mı, düşeceğini de hesaba katacaan."

Patronlarının patronunun başına gelenler ve daha mühimi gelebilecek olanlar, bu satırların yazarını (jargona dikkatinizi çekerim) Marmaris'te garsonluk yaptığı yıllara geri götürdü. Cümle tekstilciler abilerinin motelinde toplanmış, gündüz başkanlarına saygıda kusur etmeden, hatunlar ve veletlerin aksine suya değil bazı ciddî mevzulara dalış yapıyorlar, akşamüstü çıkıp bendeniz de dahil olmak üzere yarım penguen sûretindeki hizmet erbabından buzlu içkilerini alıp şöyle bir yudumluyor ve bambu sehpalara bırakıyorlar, akşama da gayetle emirli komutalı bir intizam içerisinde salonda yerlerini alıp başkanın çizdiği yol üstünde tek sıra ilerleyerek eğlence kontenjanını dolduruyorlar. Başkan veyahut ağabey, herkesin camiadaki pozisyonu bu hitaplardan hangisini ne şekilde telaffuz edebildiğine göre ayarlanmış herhalde, buna daha ilk servis turunda uyanıyoruz. Çemberin azıcık dışında oturanlarda bir tedirginlik, bir mahçup taze havası...

Başkan dönüp "türkü söylensin" diyor, derhal girişiliyor. Başkan, "e, soğuk bişeyler getirilsin" diyor, herkeste bir mahçubiyet, bir kibarlıktan ince dal halleri...

Başkan dönüp, "Falanca bey, senin fabrika ne âlemde?" diyor. Falanca bey yerinde kıpırdanmaya başlıyor. Hani bağırsak probleminden mütevellit biyerlere icabet mecburiyeti var da şartlar gereği o koltuktan kalkılamıyor da sadece ıkınılmakla yetiniliyor durumları... O sırada, kapıya yakın biyerlerde ayakta duran, arasıra birbirleriyle itişip oynaşan ve mahmur su aygırı sesleri çıkaran ve bendeniz gibi hizmet erbabının ziyadesiyle haklı nefretlerini günde sekiz posta kazanmış olan mâlûm ekipten kahkahalar yükseliyor, "Falanca Abi, dikkat, başkan senin fabrikayı sordu, kapıverir ha!" diye laf atıyorlar. Falanca abinin derdine deva bulunamamış bozuk bağırsak sendromu bir kalp krizi eşiği sendromuna yatay geçiş yapıyor.

Başkan, gazeteci kızlardan hangisi sigara çıkaracak olsa çakmağı kapıp, kızın bacaklarına falan da dokunarak hem haşin erkek hem de centilmenliğin kitabını yazmış kudretli şahsın karizmasından örnekler sergiliyor. Bu libido indifaı kızları götürmesine o an için yetmiyor fakat salondaki diğer zevatı ürkütmeye fazlasıyla kâfi geliyor.

Sohbetler oluyor. Şarkılar söyleniyor. Allah için, başkanın sesi pek güzel. Davudî mi davudî. Gesi bağlarından şurdan burdan döktürüyor. Başkanın adamları onu bunu birbirlerine gösterip kahkahalar atıyor. Falanca beyler tedirginlikten çıtır çıtır kırılıp dökülmek üzere. Öyle kafana göre kalkıp "uykum geldi" ayaklarıyla tüymek de mümkün değil. Başkan, "aa, olmaz valla, otur şuraya" diyor, musluklar, duşlar ve sıcağa mâruz buz kovalarından akan bilumum sıvı lank diye kalıyor olduğu yerde.

Gittik yıllar evveline işte... Kahvenin dumanlı büyük camı olmuş bize bir mütevazi kadraj...

Diyorlar ki, başkanın parası kalmamış. Borç harç belini bükmüş. Rauf Tamer kederinden kahrolacak.

Selim dedi ki: "Ulan bunun yurtdışında ne biçim parası vardır. Azıcığıyla ödesin borcunu."

Ekrem abi, "Yine de düğün gününde yapılmaz, ayıp," dedi. Mevzuyu sınıflar ötesi bir insanî yaklaşımın sıcaklığı sardı.

Alarko Keriyıır'ın ıslıklı şeysi çaldı. Döndüm televizyondan tarafa. Pelin yok bir süredir. Mehtap çıktı. Nedense o bana daha çok güven telkin ediyor. Öteki pek genç. Aşkale ile Aşkabat'ı karıştıracak diye ödüm kopuyor.

Ercan, "Suntur abi, bu Rauf Tamer ne diye böyle yazmış?" diye sordu. Başkanın bir vakit kelleyi koltuğa alıp rejim mücadelesinde baş akıncı olarak vazife görmesi meselesi. "Evet," dedim, "böyle bir vazife de görmüştür. Rauf Bey'len beraber. O vakitler bir kısrak şahlanmıştı ve orayı burayı kasıp kavururdu. Başkan da kısrağın binicilerindendi."

"Ne demek abi?" diye çıkıştı Ercan. "Anlayacağımız dilden anlat."

"Benden bu kadar," dedim. "Sen de acık kıçını sıkıp Moldavyaca öğrenseydin. Hem bak burda bizim de abilerimiz var." Topu attım. Döndüm ekrana, kızımızın kıyafetini tekstil sanayiimizde kalite kontrolu meselesi açısından incelemeye koyuldum.

Na şu böğrümde hızla filizlenen hınç ve intikam hislerini frenleyemiyordum. Sakatlanan fenerliye galatasaraylıya bile "ooh ooh" çekilmesini asla tasvip etmemişimdir. Lâkin nâçiz ruhumu bu hissin pençesinden kurtaramıyordum.

Osman Abi'lerin kapıyı çaldım. Osman abi evdeydi. "Abi ayıp mı?" diye sordum.

Osman abi, "Değil ama Suntur, neye yarar?" dedi.

Sonra sırtımızı sıvazlayıp, "Sen yine de keyfini çıkar, boşver," diyerek Star'a geçti. Gülgün Feyman beni ayıplıyor gibi dikti gözlerini üstüme.

 

F. SUNTUR'UN YAZILARININ
TOPLU LİSTESİ İÇİN TIKLAYIN

F. SUNTUR'UN BİR SONRAKİ
YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN