Elâlemin derdi olayı

 

Türkiye'nin bi noktaya gelmesiyle bizim mahallenin delikanlılarının da gelişen ekonomiden nasiplenmesi kaçınılmazdı haliynen. Gazetelerimizin nihayet keşfetmiş bulunduğu "öteki Türkiye" üstüne yapılan muhabbetin göz yaşartıcılığına halel getirmek değil maksadımız. Lâkin memleketin bi noktaya gelmesiyle, affedersiniz öteki Türkiye'nin ta yüreği sayılabilecek mahallemizden kardeşlerimizin bu işten sebeplenmesi arasında sahici bir irtibat vardır ki, inkâr edemeyiz.

Türkiye son zamanlarda hakikaten bi noktaya geldi, eyvallah, lâkin en çok bi noktaya geldiği birtakım faaliyet sahaları var ki, bunlar itibarıyla daha çok bi noktaya geldi. Müsaadenizle, Türkiye'nin en çok bi noktaya geldiği mümtaz faaliyet sahalarının başında reklamcılık olayı geliyor. Bunun küçük kardeşi halkla ilişkilercilik, tanıtımcılık, vesaire.

Ne oldu, diyeceksiniz, mahalle delikanlıları reklam filmciliğimizdeki son furya vesilesiyle kokoreççi veyahut Okan Bayülgen'e dangıl dangıl bakan bitirim suretlerinde televizyonlara mı çıktı? Hayır. Mahalle delikanlılarımızın Türkiye'nin bi noktaya gelmesinden fayda görmesinin tarihi bunlardan çok öncesine uzanır.

Delikanlılarımız, bir vakte kadar aralarından sadece Necdet'e nasip olmuş bir iki tekerli ayak yerden kesme vasıtasına kendi keyifleri için asla ve kat'a sahip olamazlardı. Fakat bunun bir ekmek teknesi hüviyetine büründüğünün idrakiyle birlikte, Nefise Teyze bile yastık altında, bir plastik toptan kesilmiş parça şeklini almış banka cüzdanına el attı ve Ertuğrul'un altına Honda Titan'i çekti.

Efendim, bizim oğlanlardan altısı, iki ayrı motosikletli kurye şirketinin markalı tulumlarıyla ıstanbul plazalarını teftişe çıkmaktalar her gün.

Bu mevzu buraya kadar sadece bir memleket ekonomisinin gelişmesi ile gençlere iş sahalarının açılması mevzuudur. Fakat o halde buradan bize uğrayıp geçen nedir?

Şudur: Bu delikanlılarımız, kar, yağmur çamur dinlemez, karşıdan gelen genç bayan sürücülü japon arabası dinlemez, arkadan bastıran kamyon otobüs dinlemez, slalom parkuruna çıkmış kesici biçici minibüsleri dinlemez, kırmızı ışık dinlemez, saate karşı yarışırlar. Kaldırımlardan aşar, duvarları deler, bir o menzile bir bu menzile erişirler. Velhâsıl kendilerini paralarlar dururlar. Yani hiç durmazlar.

Az önce Ertuğrul geldi koltuk değneğiynen. Geçmişolsunumuzu bizzat beyefendinin salondaki divana TV karşısına kurulmuş hasta makamına ziyaretle iletmişiz günler önce. Mevzu o değil. Arada yine akla zarar ziyan fikirler yokladı beni. Bir defa görmüştüm gözlerimle. Taksinin içerisindeyiz Ekrem abi ve yengeyle, bu geçti. Daldı caddemizin şirin küçük göllerinden birinin içine, iki yalpa üç takla, zor kurtardı.

Dedim ki içimden: Bu çocuklar bu can pahasına neyi nereye yetiştiriyorlar Allah aşkına?

Ve aynen bir tahkikata giriştim. Bir defa, çoğu bilmiyor ne taşıdığını. Genellikle kağıtlar, dosyalar, filmler falan. Nereden nereye taşıyorlar? Ekserisi der ki, ajanslardan firmalara, firmalardan ajanslara.

Yani bilmemne reklamının müsveddesi, bilmemne reklamının hikayesi, ötekinin teklif hali, berikinin okeylenmiş safhası... taşıyorlar ediyorlar, sonunda ne olacak, reklam olacak!

Ertuğrul'a dedim ki: "Tamam, iş iştir, ciddiye alacaksın. Lâkin bilmemne reklamı onbeş dakika gecikse Türkiye bi daha hiçbi noktaya gelemeyecek mi?"

Jeton akışında bariz bir tıkanma meydana geldi.

Şimdi, Allah aşkına, bizim bu delikanlıların can pahasına reklamcıların vesikalarını oradan oradaya uçurması tam bir "elâlemin derdi..." hali değil midir?

Sırf Ertuğrul'un vaziyetinden dolayı gelmedi bunlar aklıma. Geçen gün bir gazetede, emekliye ayrılmış bir paşanın fena halde kalbinin kırıldığına dair kocaman haber vardı. Yazan paşanın akrabası mıdır, yakını mıdır, ne bu üzüntü paylaşmalar falan dedim, baktım, öyle de değil.

Biz millet olarak ya dibimizde adam ölse kafa çevirip bakmıyoruz ya da elâlemin derdini bir nevi matkap kabul ediyoruz. Yani demek istediğim budur.

 

F. SUNTUR'UN YAZILARININ
TOPLU LİSTESİ İÇİN TIKLAYIN

F. SUNTUR'UN BİR SONRAKİ
YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN