Kap oradan Hüsam beyin fincanını...

 

Milletin maskarası olduk. Diyorlar ki: Seni başköşeye geçirdiler, kriz mriz Allah ne verdiyse başımıza çöktü. Sana bu köşeden iyi iki laf etmek kısmet olmayacak. Bazıları daha ileri gidiyor: Bu işte benim bir mesuliyetim olabileceği şüphesini etekleri sigara yanıklı yeşil çuhaların üzerinden bütün kahveye üflüyorlar. Sana paye verildi, burnumuz boka battı diyorlar. Son merhale ise şu: Bu işte kimin mesuliyeti varsa gitsin evine deniyor. Sabah gazetesi bile aynen bu şekil takılıyor. Bu vaziyette benim de çekilmeyi bilmem gerekirmiş.

Milletin meselelerin esasını kurcalamak gibi bir fena alışkanlığı, Allaha şükür, mikroskopla bile zor tesbit edilebilecek seviyede bulunduğundan, kaç günü, o adam o kitabı o kadar uzağa atabilir mi, atar tabiî, gülle mi bu, sallarsın gider, Hüsam bey manşetle mi karşılamış, bloğa mı çıkmış falan cinsinden faydalı münakaşa ile geçirdik. Dilimde biten tüyler bayağı bayağı 3 veya 4 numara traş makinesiyle ancak def edilebilecek boya posa çıktı, anlatamadık, yahu bırakın bu işleri, bize ne giriyor, ona bakın diye.

Sonunda... mâlûmunuz.

Şimdi başbakan diyor ki: Olacağı vardı, oldu. Şahsen diğer siyasî şirket erbabından kendisini her vakit ayrı bir yere koymuş bulunmama rağmen Sayın Ecevit'in son on senedeki halinden fena halde muzdaribimdir ve keşke bir başbakan olsa da zirvedeyken bırakmak nasip olsa adama, diye, bir ara kendisinin prosedür icabı oy alabilmek için biraraya getirdiği "parti" adı taşıyan topluluğa oy atmayı dahi ciddî ciddî düşünmüşümdür. Zirveye gelince bırakmayacağını anlamak için kâhin olmak lâzım değildi şüphesiz. Fakat, belki de şu zamana kadar fark etmişsinizdir, yazalım edelim derken kendimizi epeyce fâş ediyoruz bu sütunlarda (sanal âlemde böyle denir mi bilmiyorum, fakat siz derdimi anlarsınız, bundan eminim, teknolojikman azıcık geri kalalım, zararı yok): bu kardeşiniz azıcık saf bir kardeşinizdir pek çok hususta. Yani iyi niyet denen bir mikroptan kurtulamamak gibi kötü huyları vardır. Yine dağıttık: Diyecektim ki, ben Sayın Ecevit'in "olacağı vardı, oldu"suna basbayağı katılıyorum. Olanlar olacaktı, nitekim oldu. Kabak lastikle eğimli bükümlü yolda buz üstünde gazlarsan...

Yine de size bişey olmasın...

Hepsine bağırdım artık dayanamayıp avazım çıktığı kadar: Yahu adam nasıl bağlamış bütün basını, ona bakın! Aynen böyle dedim. Baş müttefikim de Tahir abi. Kendisinin evinde 5 resmî, bahçesine gidip gelen 20 kadar gayrınizami kedi vardır. Tahir abi "nankör kedi" lafına felaket bozuldu ve ben, ulan, böyle bir hadisenin üstüne gidip veterinerle görüşüp kedi nankör mü yazısı herhalde anca bizim memlekette yapılır falan diye tantana ederken, Tahir abi, meselenin bu yanına temas eden ve kedi zinhar nankör değildir yollu demeç alan Hürriyet gazetesini takdir etti ve hiç almazken ertesi gün Hürriyet aldı.

Erkan'la Murat da Milliyet'in yıldız falı mevzuuna bayıldılar. Bunlar artık iyice serpildiler ya, lisenin kızlarıyla görüyorum arasıra, iki metre mesafe ile de olsa yanlarından yürüyorlar, bu burç meselelerinden falan haberdar oldu çocuklar kızlar sayesinde.

Şimdi ben de düşündüm. Sanal âlemin derinliklerindeki bir sitede yazar olacağıma Ankara'da muhabir olsaydım diye. Ulan, şeytan nasıl dürterdi. Kap oradan Hüsam beyin fincanını, götür baktır şöyle enlemesine bir bacı bulup...

Ne yazık ki bu şahsın üç vakte kadar bize daha neler edeceği hususu karanlıkta kaldı. Medyanın bir eksiğini de biz belirtmiş olalım.

 

F. SUNTUR'UN YAZILARININ
TOPLU LİSTESİ İÇİN TIKLAYIN

F. SUNTUR'UN BİR SONRAKİ
YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN