Kardeşimizin derin tarih şuuru

 

Canver esasında iyi oğlandır. Lâkin imalat esnasında sinir telleri kısmında malzemeden çalınmıştır. Kendisi halı bombardımanından ziyade tek tek, ânî ve fakat pek sık havan topu atışlarına benzeyen bir parlama ve infilâk serisi yakalamaya gayret eder. Tam tutar ensesinden oturtursun, gözüne kulağına başka bir şeytanarabası kaçar, Reha Muhtar'ın programında o onun hayatının son münakaşasıymış gibi kendini yırtanlara taş çıkartır. Atelyede gün boyu ağzını açmadığı, şayet açarsa radyodaki diceyin akrabayı taallukatına dair soruşturmaya girdiği hepimizce bilinir. Fakat durduk yerde kimseye zararı dokunmaz, zayıfa babalanmaz. Yeyip bitirdiği de daha çok kendisidir. Bize de kardeşimizin bu kendini tarumar etme hadisesine mani olmak düşmektedir. Allahtan, kendisi laftan anlayan, bilhassa kahvenin büyükleri işe karıştığında hürmet göstermeyi bilen bir delikanlıdır. Celal amca da, nur içinde yatsın, o ismi koymakla belki de oğlanın önüne bir hayat hedefini tam tekmil dikmiş midir acaba? Şüpheye düşmemek elde değil.

Bu kardeşimizin bir hususiyeti de, ne vakit neye takacağının katiyen belli olmamasıdır. ıkiz kulelere dalındığı günden beri kendisini televizyonun karşısından evvelâ tırbişon, kafi gelmezse ingiliz anahtarı veyahut testereyle ayırmak mümkün olmaktadır.

Canver kardeşimiz nasıl olmuşsa, onca kravatlı ceketli ve üniformalı ve sarıklı adam arasından, Amerikan başkanının güvenlik danışmanı olan siyah hanımı teşhis edip bir kenara ayırmış, kendisine üç gün boyunca çeşitli ses yüksekliklerinde mırıldanarak bir hayli rahmet okumuştur. "Ulan, sana ne oluyor lan, kaltak!"la başlayan, "Ne işi var abicim bunun bunların arasında!"yla devam eden hummalı bir faaliyete giren Canver kardeşimiz, nihayet işi "ınşallah Kızılderililer şeytsin seni!"ye vardırarak, ummadık taşların ne başlar yaracağını da bir defa daha göstermiştir. Kendisindeki bu derin tarih şuuru ve hadiseler arasında irtibat kurma hassâsı elbette vaziyeti fark edebilen az sayıda kahve sâkinini derin hayretler içerisinde bırakmış, Canver'in kanındaki ateşleyici miktarını artırmamak için kendisine dayadığımız oraletlerin sayısında ciddî bir artış meydana gelmiştir.

Canver o siyah hanımla alâkasını kestikten sonra Pakistanlı göstericiler, çakar çakmaz çakan çakmakla rekabet halindeki bu kardeşimizin ilgi alanına girdi. "Ulan oğlum, ne tepiniyon lan kuklanın üstünde!" diye haykırdı ilk seferinde yerinden kalkıp televizyona yaklaşarak. Bush kuklasını kündeye getirmiş yerde onunla boğuşan Pakistanlı muhteremin şu anda binlerce kilometre ötede olduğunu ve televizyondaki herifi itip kakmanın bir faydası olmayacağını Canver kardeşimize izah etmek elbette kolaylıkla mümkün oldu. Zira bu sırada kendisi de o beyaz entarili şahsa yerdekinin cansız bir kukla olduğunu, sahici Bush'un kimbilir hangi basın toplantısında kaş kaldırmak veyahut içli nağmeler döktürmekte olduğunu izah etmekle meşgûldü.

Bilahare, Canver kardeşimiz Amerikalıların Kızılhaç binasını yerle bir etmesiyle gaza geldi. "Abicim eşşek kadar kızıl haç çiziliymiş lan binanın damında!" gibi ayrıntılar vererek, kahve sâkinlerinin güncel haberler konusundaki bilgileri geliştirmeye de itina gösteren kardeşimiz, beş bin fit yükseklikteki uçaktan bakınca binanın ne kadar görüneceğini, yere kibrit kutusu koyup sandalyeye çıkarak tecrübe etti ve kibrit kutusunun üstündeki haçı eşşek olmayan herkesin rahatça görebileceği neticesine vardı. "Lan bunlar oradaki makarnayı pirinci mundar etmek için bombalamadıysa orayı ben de..." şuyum buyum (bunlara girmiyorum) diyerek meclise katkısının sadece haberden ibaret olmayacağını, yorum sahasında da diyecek lafı olduğunu ortaya koydu.

Son olarak, kendisi hayatında şimdiye kadar kurduğu en uzun düşünce zincirini şakırdatarak karşımıza çıktı. Bilmem bilhassa belirtmeme gerek var mı, Canver biraderimizin taktığı hususları kendisiyle münakaşa ederek hadisenin gazete yırtma, TV patlatma boyutlarına varmasına mani olmak vazifesi kahve sâkinlerinin derin sükût içerisinde göz süzdükleri çeşitli seanslardan sonra naçizane, ben kardeşinizin omuzlarına yüklenmiş bulunmaktadır. Zira kendisi şayet ben tasdik edersem bir hususun tantanasını daha rahat yapmakta, tasdik etmezsem, "Ulan oğlum her şey mal gibi ortada, bu Suntur abi de şöyleydi böyleydi diyor!" diyerek yeni bir kırgınlık ve kızgınlık vesilesine kavuşmuş olmaktadır.

Yeni hadiselere meydan vermemek ve Canver'in her parlayışında birkaç bardak kaybeden, parlama aralarında da sinirden tabla ıskalandığı için örtülerinde irili ufaklı delikler açılan kahvecimizi daha fazla üzmemek için (zira kendisi şu kriz günlerinde çaya kahveye bir kerelik ufak bir zam yapmakla iktifa etmiş ve kalplerimizi kazanmıştır) Canver'e kendisinin kıymetli fikirlerini zaman zaman köşemde nakledeceğime dair söz verdim. Bu akşam gelip bizzat mausu kendi kullanarak bakacak.

Canver kardeşimiz der ki (mümkün olduğu kadar kendisinin ifadeleriyle naklediyorum): "Abicim, bu heriflerin kulelerine dalanları ısame mi göndermiş, bunu bilmiyoruz bir kere. ısame'yi Taliban mı göndermiş, onu da bilmiyoruz. Şimdi Amerika kimi bombalıyor? ısame'ye bir halt oluyor mu? Olmuyor. Taliban'a ne oluyor? Allah için ortalıkta ölen Talibancı falan gördük mü? Ulan ne kabahati var abicim Afgan garibanının?"

Şunu da ilâve etmem icap ediyor ki, Canver kardeşimiz ille de bizim gençleri Taliban'la savaştırmanın icap ettiğini söyleyenlere pek fena bozulmaktadır. Ayrıyeten, ille biz bu işe karışacaksak başka yolların bulunabileceği hususunda ısrarlıdır. Taliban'la bir şekilde münasebet kurulacaksa onların buraya gelmesinin daha münasip olacağını söylemektedir. "Abicim, grup grup çağırırız herifleri, sonra da sakalı kesmeden sarığı çıkarmadan sokmayız oraya buraya deriz, kalırlar ortada, savaş da olmaz, yani bir yol bulunur bu şekil" demektedir. "N'apıcaklar abicim, Hizbullah'tan daha fenasını mı yapacaklar?" diye sormaktadır. Kendisi askerliğini Batman'da yapmıştır ve en çok bozulduğu mevzulardan biri Hizbullahçılar sokak ortasında baltayla keserle veyahut enseye tek kurşunla adam öldürürken kendilerine kati surette dokunulmaması fakat bilahare bu öldürülenler bazı evlerin bahçelerine tohumluk yapılmış halde bulunduklarında onca cayırtı koparılmasıdır.

Nihayet ben de kendisine şunu izah ettim ki, bize ilk mektepte Afgan kralının Atatürk'e ne biçim hayran olduğunu falan öğretmişlerdi. Fakat biz azıcık şekil şemale kavuşup ortaya çıktıktan sonra baktık ki, ne kral var ne mıral. "Peki, abicim, nereden çıktı bu Talibanlar falan?" diye biz de sormuştuk vaktiyle. Şimdi Canver kardeşimiz her türlü musibetten insanoğlunun bereket çıkarmaya muktedir olduğunu ispat ederek geliştirdiği derin tarih şuuruyla, "Hizbullah nereden çıktıysa oradan, abicim," diyebilmektedir. Tek mahzur, kendisinin bunu demesini müteakip masaya geçirdiği yumrukla bir oraleti daha heder etmesidir.

 

F. SUNTUR'UN YAZILARININ
TOPLU LİSTESİ İÇİN TIKLAYIN

F. SUNTUR'UN BİR SONRAKİ
YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN