"He-lâl ol-sun si-ze, he-lâl ol-sun!"

 

Önce başlıkları gözden geçirelim: "Leeds olayları davasında üç tahliye" (Yeni Binyıl), "Holiganların davasında 3 tahliye" (Cumhuriyet). İkisi de yeterince objektif. Gazetelerimiz mesafeli yaklaşımı tercih etmiş.

Akit, mesafeyi, "kimin kimi öldürdüğünü hiç hatırlamasak..." boyutlarına ulaştırıyor: "Taksim'deki kanlı olaylarda 3 tahliye". Yeni Şafak ise, herhangi bir olay yaşandığını da unutmamızdan yana herhalde: "Taksim'e 3 tahliye".

Akşam ile Sabah'ın tavırları, acilen psikiyatrik tedavi gerektiren erkek sendromu gösteriyor. İkisinde de "sinema oyuncusu" Arzu Köroğlu'nun fotoğrafı ve şu başlıklar var: "İngiliz holiganlar BENİ TACİZ ETTİ" (Sabah, büyük harfler gazeteye ait), "Holiganlar taciz etti" (Akşam). Bu gazete spota da Köroğlu'nun şu sözlerini sıkıştırmış: "İngilizler göğüslerimi elleyip sarkıntılık edince olaylar başladı." Her iki gazetede, sanıkların biri dışında tahliye edildikleri "ayrıntısı" haberde geçiyor, Allah için, Sabah resimaltına da koymuş.

Ve Milliyet: "Holigan cinayetinde üç tahliye". Hiç değilse ortada bir cinayet olduğunu hatırlıyoruz. Radikal, iki insanın öldürülmesi gibi bir konudan bahsedildiğini hatırlayıp duyarlılık gösteren tek gazete. Başlığı: "Sanki kimse öldürülmedi". Radikal'in resimaltında da, "Ölen İngilizlerin davasında mahkeme başkanı ve tutuklu sanıklar dahil herkes çok neşeliydi," yazılı.

Şüphesiz en ilginç ayrıntılardan biri, iki gazeteye fotoğrafı basılan ve sözleri başlığa çıkarılan Arzu Köroğlu'ndan öbür gazetelerde hemen hiç sözedilmemesi. (Cumhuriyet'te, tanık olarak ifade verenler arasında adı geçiyor.) Ve iki gazetenin, hem yine kadın unsuru bulduk diye bu fotoğrafın üstüne atlamaları hem de böylelikle "millî vicdanı rahatlatacak" tarzda yayın yapmaları.

Vicdanımız nasıl rahatlıyor? Çünkü, baksanıza, bizim gençler gidip bıçakları toplayıp cinayete niyetli olarak gelmiş değiller, kızın göğüslerini ellemişler, olaylar bundan sonra ve bundan ötürü "başlamış".

Olayların nasıl başlayıp nasıl geliştiğine ilişkin ayrıntıları bu kadar çabuk mu unuttuk? Öldürülenlerden birinin üzerinde tam 17 (yazıyla: onyedi!) bıçak yarası var!

Bu gazetelerin yaptıkları yayının sadece vicdan rahatlatma ile ilgisi bulunmadığını, fırsat çıkmışken, göğsünün nasıl ellendiğini, kalçalarına nasıl sarılındığını anlatan bir kadının ağzından bu sözleri aktararak, başka türlü adliye haberlerinden de bildiğimiz "iç gıcıklama" yoluna da saptıklarını ilâveten belirtelim. Gazetelerimizin zaman zaman başvurdukları bu yöntemle ne kadar iç gıcıklayabildiklerini ölçemeyiz, ama yeterince iç kaldırdıklarını belirtebiliriz.

İki İngiliz'i öldürmekle suçlanan sanıkların tahliyesinin, Euro 2000'de Türkiye ile İngiltere'nin karşılaşma ihtimalinin ortadan kalkışının hemen ertesine rastlamasının tesadüf olduğuna inanmak zaten zor. Dolayısıyla, hukukî süreç basın için bir mesele olabilirdi.

Bu davada hukukî sürecin işleyişi daha baştan, savcının "ağır tahrik altında..." şerhiyle, en azından düşündürücü bir nitelik kazanmadı mı? Şu anda iki İngiliz'i öldürmekle suçlanan tek kişi var. Emniyet, olaydan sonra, "O İngilizlerin talihsizliği, organize bir gruba rastgelmeleridir" açıklaması yapmıştı. "Organize grup" tek kişiden mi oluşuyor? Ya da mahkeme heyeti, sanıklardan birinin, "Onların boyu çok uzun olduğu için ben yumruk bile atamadım," sözlerini mi veri alıyor?

Şu anda mahkeme önüne çıkarılmış sanıklar gerçekten suçsuz da olabilir elbette. Mahkeme bir defa tahliyelerine ve belki ileride de suçsuzluklarına hükmettikten sonra bunları kabul etmek durumundayız. Ama o zaman gerçek suçluların aranması gerekmiyor mu? Bıçakları bulan, getiren, iki kişiyi öldüren, her şeyin tek faili, halen tutuklu kalan tek kişi mi? Kısaca, ortada mantığı zorlayan bir durum yok mu, bize mi öyle geliyor?

Genel olarak basının bunu hiç dert etmediğini, aksine, olayın bir an önce kapatılıp unutulmasını yeğlediğini görüyoruz.

Radikal'in haberinden bir bölüm: "Duruşmaya ölen İngilizlerin aileleri adına müdahil olarak giren Köksal Bayraktar, tanık ve sanıkların olay gecesiyle ilgili her şeyi anlattıklarını ancak bir şeyi gizlediklerini savunarak, 'İngilizler ayakları bıçağa çarparak mı öldüler?' dedi."

İki İngiliz'in öldürülmesi davası, devlet, toplum ve basın olarak bazı niteliklerimizin göstergesi oldu. Sonuç şu: elendik. Euro 2000'deki başarı bunu telâfi etmez. Bu başarısızlığın gayet pratik, ileride hayatımızı karartacak sonuçları da var. Böyle bir olaydan sonra takınılacak tavrın, memleketimizde holiganlık müessesenin yerleşmesi ya da zayıflamasına yolaçacağı kesindi, daha genel bir çerçevede, "ne yapalım tahrik olduk" gerekçesiyle insan öldürmenin meşruiyetini azaltmak herhalde "toplum çıkarına" bir davranış olurdu. Basının bu duruşmayla ilgili haberlere yaklaşımında böyle bir kaygıdan da eser yok. Basınımızın, toplum hayatından şiddeti olabildiğince dışlamaktan yana olduğuna inanabilir miyiz bu koşullarda? "Taraftarla ters düşmeme" uğruna cinayetlerin örtbas edilmesi değil mi bütün bu sürecin başlıca özelliği? Daha önemlisi: Yarın -bugüne kadar pek çok defa olduğu fakat yine aynı kaygıyla çabucak geçiştirildiği gibi- maç kavgalarında Türkler, Türkler'i öldürdüğünde nasıl bir tavır takınılacak? Öldürenlerin tarafındaki potansiyel müşteriler sayıca fazlaysa geçiştirilecek herhalde.

Bazı olaylarda basın ister istemez özel misyonlar, işlevler yüklenir. Buna uygun davrandığı oranda da sahip olduğu etkinlik ve güç meşruiyet kazanır. Eğer basının bir tür "kamu vicdanı" rolü oynama görevi varsa, şu gördüğümüz manzara itibarıyla sadece iki ihtimal akla geliyor: Basın kamu vicdanı falan takmıyor, başlıca derdi "taraftara ters düşmemek". Öteki ihtimal daha korkunç: İki İngiliz'in öldürülüşü bizim kamu vicdanımıza vız geliyor tırıs gidiyor. Buyurunuz seçiniz... (23 Haziran 2000)

 


Hürriyet'e göre "biz": Bakanlık, Kızılay, falan...

 

Hürriyet'ten (21 Ağustos) iki başlık... ikisi de birer sayfanın tepesine, sayfanın genişliğince yayılmışlar. Biri: "PKK'dan kan parası istedik", öteki: "ABD'ye çadırkenti öğreteceğiz".

Bu başlıkların normal olarak ifade edeceği şey şudur: "Biz", yani Hürriyet gazetesi, PKK örgütüne başvurup veya onları mahkemeye verip, öldürdükleri -"bizden"- kişilerin kanına karşılık tazminat ödemelerini talep ettik. Ve: yine "biz", yani Hürriyet gazetesi, "ABD'ye", yani Amerika Birleşik Devletleri devletine, hükümetine veya cümle ahalisine çadırkent nasıl kurulur, nasıl işletilir, bunları öğreteceğiz.

Hepimiz biliyoruz ki, bu başlıklardan bunlar anlaşılmaz. Ne anlaşılır? Hürriyet gazetesini de hepimizi de kapsadığı ileri sürülen bir başka "biz"dir sözkonusu olan.

Kimdir bu "biz"? Ordusuyla, Kızılay'ıyla, mahkemesiyle, polisiyle, Hürriyet gazetesiyle, okuruyla "Türkler".

Başlıkların bu şekilde "biz"li atılması, öncelikle, verilen haberlerin içeriğini bulandırıyor. "PKK'dan kan parası istedik"te, sözkonusu olan, içişleri bakanlığının bir talebi. Bakanlık, PKK ile girdiği çatışmada ölen polisin ailesine tazminat ödemiş, şimdi aynı olayla ilgili davada yargılanan sanıkların ailelerinden bu parayı mahkeme aracılığıyla istiyor.

Bir yandan, garip bir olay bu. Öte yandan, sözkonusu sanıkların ailelerini bu tazminatı ödemeye mahkum edebilmek için mahkemenin öncelikle, eylemin bu sanıklarca gerçekleştirdiği yolunda bir karar alması gerekli. Sözkonusu polisi bu sanıkların öldürdüğü kanıtlansa bile, Hürriyet'in o başlığı atabilmesi için ilâveten sanıkların PKK ile ilişkisinin de mahkeme kararıyla kesinleşmesi gerekir. Bu kanıtlanamazsa, içişleri bakanlığı, sadece, o polisi öldürdüğü kesinleşen sanıkların ailelerinden "kan parası" istemiş olur. "PKK'dan" değil.

Zaten işin bu kısmı, siyasî ve diplomatik bir skandal aslında. Hürriyet, "PKK'dan... istedik" demekle, PKK'yı bir resmî muhatap kabul ediyor. Oysa içişleri bakanlığı ya da başka herhangi bir resmî kuruluş PKK'yı bu şekilde muhatap kabul ettiği anda, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bugüne kadarki resmî politikasının değişmesi gerekir. Resmî politika, PKK'yı muhatap saymamaktır.

Oysa Hürriyet'e göre, sadece devletin herhangi bir kurumu da değil, bakanlık, Hürriyet, "biz"... hepimiz, PKK'yı, kendisinden "kan parası" istenebilecek bir özel veya tüzel kişi olarak muhatap almışız demektir.

Hürriyet, ucuz totaliter milliyetçilik hevesi uğruna neleri tehlikeye atıyor baksanıza...

Gelelim öbür habere. ABD Kızılhaçı'ndan bir yetkili, İstanbul'da depremle ilgili bir konferansta konuşmuş ve Kızılay'ın deprem sonrası çalışmalarla ilgili her türlü birikiminden yararlanmak istediklerini söylemiş. ABD'de çadırkentler konusunda bir çalışma yokmuş, Amerikalılar bunları Kızılay'dan öğreneceklermiş.

Burada öyle çok sorun var ki, hangisinden bahsedeceğimizi şaşırıyoruz. En azından şunu hatırlatalım: Hürriyet dahil pek çok gazete, 17 Ağustos depreminden sonra, Kızılay'ın ne halde olduğunu gördüler ve aktardılar. Deprem sonrasında Türkiye'de "kurduğumuz" çadırkentlerin halini, Kızılay'ın buralarda gösterdiği yönetim ve örgütleme aczini burada uzun uzun anlatmak gereksiz herhalde.

Ama iş "yabancılara" "bizim" birşeyler "öğretmemiz" olunca, hele o insanlığın en parlak ve ileri mensupları Amerikalılar'a ders verme fırsatı doğunca, "kendimize" yönelik eleştirileri vs. bir kenara bırakmalı ve "biz"e sahip çıkmalıyız. Önemli olan, Kızılay'ın kimseye ders verecek durumda olmayışı değildir. Yabancıların, tabiî ki özellikle Batılıların "bizden" birşeyler öğrenmek istemeleridir. Hazır bu üstün konumu yakalamışken, "Ama biz bunu öğretebilecek halde miyiz bakalım?" sorularıyla akıl karıştırmak yanlıştır. Hürriyet, hak etmeden gururlanma ve büyüklük taslama ihtiyacımızı da gidermek üzere vardır.

O "bizim" gazetemizdir. İçişleri bakanlığının, Kızılay'ın... falan... (22 Ağustos 2000)

 


Her şeyimiz mükemmel, sadece imajımız bozuk

 

Milliyet'in (7 Kasım) ekonomi sayfasından bir haber: Norveç Sanayici ve İşadamları Derneği (NHO) Başkanı Leif Frode Omarheim, Avrupa'da Türkiye ile ilgili olumsuzlukların öne çıkarılması yönünde bir eğilim bulunduğunu söylemiş, "Dünyaya ülkenizin doğru tablosunu yansıtmalısınız" demiş. "İnsanların algılamasını değiştirmek" gerektiğinden sözetmiş.

Türkiye'ye dair olumsuzlukların vurgulandığı konular olarak Norveçli işadamına dayanarak Milliyet'in sıraladıkları şunlar: politik istikrarsızlık, güvenlik, ifade özgürlüğünün kısıtlanması.

Gazetenin haberine göre, Norveçli işadamı, bunlara son yıllardaki enflasyonu ekleyince bir işadamının Türkiye'den niye uzak duracağının anlaşılacağını söylüyor. Haberden belli ki, Norveçli işadamları derneği başkanı çok nazik ve temkinli konuşması gerektiğini memleketimize gelmeden önce kavramış. Sözü geçen sorunlara atıfla, "Beni yanlış anlamayınız," diyor Omarheim, "Bu, insanların doğru olduklarına inandıklarıyla ilgilidir. Bunlar gerçekle ilgili değildir."

Milliyet, Omarheim haberinin yanına bir de çerçeve koymuş. TÜSİAD Başkanı Erkut Yücaoğlu'nun sözlerine yer verilen çerçevede, dernek başkanı hükümetin çeşitli ekonomik politikalarında başarılı oluşunu övüyor, Türkiye'nin devletçilikten başka türlü bir ekonomiye geçiş sorunlarına değiniyor. Haberin sonunda, Omarheim'ın "dünyaya doğru imaj yansıtmalısınız" sözlerinin hatırlatılması üzerine Yücaoğlu'nun söyledikleri yeralıyor. O da, "Bu böyle bir gecede olacak hadise değil," demiş.

Milliyet'in, Omarheim'ın Yücaoğlu ve Enerji Bakanı Cumhur Ersümer ile birlikte yaptığı basın toplantısına ilişkin haberi böylelikle bütünüyle "imaj" meselesi ekseninde kurulmuş oluyor.

Oysa Norveçli işadamının sadece dokunmakla yetindiği sorunların sadece Avrupalılar öyle algıladığı için konu edilmediğini, bu sorunlara sahip olduğumuzu biz biliyoruz. Gazete, böylece, bir vesileyi daha kullanarak, medyamızın zaten canla başla sarıldığı, "dünya bizi yanlış tanıyor, aslında bizde ne cevherler var" kampanyasına hizmet ediyor. Bu haber, Türkiye'nin aslında Batılıların işaret ettiği sorunları aştığı, ama imajını düzeltemediği için çeşitli zorluklar yaşadığı iddiasını destekliyor. Norveç Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı'nın, Türkiye'ye imajını düzeltme tavsiyesi yapmak için buraya gelip basın toplantısı düzenlediğine inanmak durumundayız, Milliyet'in haberine göre.

Ancak Omarheim'in ziyaretini gazetenin hangi yaklaşımla değerlendirdiğini anlamamızı sağlayacak bir anlamlı işaret daha var. Omarheim'ın basın toplantısını haberine eklenen üçüncü ayak: tek sütunluk bir haber. Başlık şu: "Küreselleşme Türk gemicilerle başladı". Haberi okuyunca, Omarheim'in küreselleşme denen olguyu tarihî bir süreç içinde ele almaktan yana olduğunu anlıyoruz. Norveçli işadamı demiş ki, küreselleşme Coca-Cola, Shell ve Microsoft ile başlayan bir süreç değil, "binlerce yıl önce başladı". Ve buna, Türk gemicileri ve tüccarlarının da yüzyıllar boyunca küreselleşmeye katkıda bulunduğu ayrıntısını eklemiş. Haliyle. Çünkü dünyanın çeşitli bölgeleri arasında ticaret, ulaşım ve haberleşmenin gelişmesinden sözediliyor. Başka uluslar gibi Türkler de bu süreçte rol oynadı tabiî ki.

Ama Milliyet bundan da milletimize bugün dünyada önem taşıyan birşeyleri başlatmış olma şerefi çıkarmak için fırsatı kaçırmıyor.

Üstelik, daha da kötüsü, Omarheim, bu iş Türklerle başladı, demiyor! Türkler de buna katkıda bulundu, diyor.

Düzeltilmesi gereken şeyin bir imaj olmadığını, bir zihniyet, bir tavır, dünyayla ilişki kurma tarzı olduğunu Milliyet'in bu haber grubundan daha iyi ne anlatabilir? (7 Kasım 2000)