Dünya varoşlarının "büyük gazete"si

 

Hürriyet "büyük gazete", mâlûmunuz. Üstelik, bu gazeteye ve genel yayın yönetmenine öyle zırp pırt laf ederseniz gazetenin köşeyazarları eliyle cezalandırılırsınız. Hakaret görürsünüz ortalık yerde.

Lâkin ne yazık ki bu gazetemiz başlıbaşına, bir medya eleştirisi organını bütün yıl her gün besleyebilecek evsaftadır. Sırf derin devlet ilişkileri, ideolojik propaganda ve psikolojik harp yöntemlerini sindirmişliği gibi büyük sebeplerle değil. Toplumca, insanlığın halihazırdaki akıl-fikir düzeyinin gerisinde kalmamıza, pek çok konuda kompleksli bir kenar mahalle delikanlısı halini tavrını sürdürmemize katkılarıyla da.

"Büyük gazete"nin 15 Ocak'ta birinci sayfasından duyuracak kadar önemsediği bir haberin başlığı şöyle: "BBC, Ogün'ün adını öğreniyor". Spottan da şu bilgileri alıyoruz: "İngiliz yayın kuruluşu BBC, bu yılki Dünya Kupası finallerinde millî takımımızda yeralacak Fenerli Ogün Temizkanoğlu'nun adının doğru telaffuz edilmesi için bir birim kurdu. Ogün, adı zor telaffuz edilen 11 futbolcu arasında."

Herhalde fazla laf etmem gereksiz. Söylenen açık: BBC, spikerleri "O-gün Te-miz-kan-oğ-lu"nu doğru söyleyebilsinler "bir birim kurmuş". Birkaç kişi topluca yüksek sesle telaffuz egzersizleri yapıyor olmalılar herhalde...

Geçiyoruz içeriye. Oradaki haber de, "...Ogün Temizkanoğlu BBC'nin başına dert oldu" diye başlıyor. Ama nihayet ikinci paragrafta sahiden ne olduğunu öğreniyoruz: "2002 Dünya Kupası'na katılacak 800 kadar futbolcu, teknik direktör, hakem ve yönetici isimlerini doğru telaffuz edebilmesi için özel bir ünite kuran BBC, isimleri en zor telaffuz edilen 11 futbolcu arasında Ogün'ü 5. sırada gösterdi." Haberden ayrıca, BBC'nin bu iş için bir elkitabı hazırladığını, dünya dillerini çok iyi bilen üç dilbilimcisini görevlendirdiğini öğreniyoruz.

Dehşet verici değil mi? "Adamlar", dilbilimciler görevlendiriyor, elkitapları hazırlatıyor, özel birim kuruyor. Niçin? Dünyanın dört bir tarafından gelip Güney Kore ve Japonya'ya toplanacak futbol adamlarının isimlerini doğru telaffuz edebilmek için.

Bizim büyük gazetemiz tabiî bundan hiçbir sonuç çıkaramıyor. Konunun aslıyla ilgilenmiyor bile. Orada bir sıralama görmüşler, bir Türk futbolcusu da üstlerde yeralıyor, e, tamam, bir listede yukarıdayız, o halde dayayın gitsin: BBC Ogün için birim kurdu!

Bunun adı hem aymazlık hem de bayağılıktır. Üstelik, durmadan çeşitli nedenlerle böbürlenen, büyüklenen insanların kendilerini kabul edilemeyecek kadar küçük düşürmesidir.

Bize bir defa daha, birileri adına utanmak düştü. (15 Ocak 2002)


Evlatlarının ardından "şeytan aldı götürdü" diyebilen toplum
Üzülme Türkiye, o satanistti...

Bir gencin daha, henüz 16 yaşındayken, artık yaşamamaya karar vermesi, 'insanım' diyenlerimizi sarstı. Lara'nın cenazesinde, iki yıl önce aramızdan benzer şekilde ayrılan Ceylan'ın babasının da bulunması, olayı tekil bir trajedi olmaktan çıkarıyor.

Nitekim 18 Ocak günü iki büyük gazetenin genel yayın yönetmenleri, Mehmet Y. Yılmaz ile Ertuğrul Özkök, köşelerinde, müzminleşmeye başlıyor görünen bu meseleyi ele aldılar. Mehmet Yılmaz, gazetesinin manşetini de bu konuya ayırmıştı.

Milliyet, liseli genç intiharları ile Fantasy Role Playing (FRP) oyunları arasında bağ olabileceğini öne sürüyordu. Gazetenin genel yayın yönetmeni, işi bu kadar basit de görmüyor ve her şeyden önce bu intihar hadiselerinin üstünün örtülmemesini, derinlemesine araştırılmasını, böylelikle acılardan dersler çıkarılabileceğini anlatıyordu. Yılmaz'ın özellikle vurguladığı nokta, liseli gençleri intihara sürükleyen sürecin ancak aileler, polis ve okul yöneticilerinin işbirliğiyle, ama hepsinden önce gençlerle sahici bir iletişim kurabilecek uzmanların işe el atmasıyla aydınlatılabileceğiydi.

Ertuğrul Özkök de Hürriyet'te intihar eden gençlerin bıraktıkları izlerdeki birtakım ortak özelliklere dikkat çekiyor ve meselenin "satanizm"le açıklanamayacağını ileri sürüyordu. Doğru dürüst bir yaklaşımla liseli genç intiharlarını aydınlatamadığımız için "çocukların seri intiharı, bizim işlediğimiz seri cinayetlere dönüşüyor", diyordu.

Bu iki gazete yöneticisine de, durum böyleyse, niye Lara'nın intihar haberi ilk defa duyurulurken, bir arkadaşının hatıra defterine yazdığı "melekle şeytanın aynı bedende buluşması" motifinin öne çıkarıldığını sormalıyız. Ama özellikle Milliyet sözkonusu olunca, genel yayın yönetmeninin sağduyulu yazılarını bir yanda, bu yazılarda yanlış bulunan yaklaşımlarla hazırlanmış gazete sayfalarını öbür yanda görmeye alışığız. Yine de iyi niyetli olalım ve Yılmaz ile Özkök'ün yazılarını bir tür "uyanış" kabul edelim. Eğer sahiden dedikleri gibi meselenin üzerine ciddî şekilde giderlerse, koskoca iki gazete, tabiî ki işe yarar sonuçlar ortaya çıkabilir.

Sorumluluktan yırtma çabası

Benim burada dikkati çekmeye çalışacağım nokta, basın dahil, hepimizin, genç intiharlarıyla karşılaşınca gösterdiğimiz ilk tepkinin korkunçluğu. Hemen bu gençlerin "satanist" olduğunu birbirimize dikte etmeye girişiyoruz.

Bu, bizim bazı toplumsal davranış alışkanlıklarımıza pek uygun bir tepki biçimi.

Çünkü bu gençleri "satanist" ilân etmekle, her şeyden önce, onları bu dünyayı terk etmeye zorlayan süreçteki bütün sorumluluklarımızdan sıyrılmış oluyoruz. Tıpkı "onlar terörist" diyerek, dağa çıkmış 16-17 yaşındaki gençleri öldürüp sıra sıra dizerkenki vicdansızlığımız gibi bir musibet bu. "Terörist" ile "satanist" arasında bu açıdan hiçbir fark yok. (Nitekim, ABD'nin Afganistan'ı niya işgal etmek istediğinden, İncirlik üssünün kullanımındaki pürüzlere kadar bir dizi konuda beni aydınlatan bir taksi şöförü kardeşim, hakkını aramak için gösteri yapan ve asla polisle karşı karşıya gelmeyi düşünmeyen Türk esnafının arasına 'sağcı, solcu veya satanist'lerin karıştırıldığını, bunların polise taş atıp olay çıkardığını anlattı geçen gün.)

Faili yakala, sorun bitsin

İntihar eden genç "satanist" ise, meşum ve meçhul bir iradenin etkisine girmiş sayılıyor. Bu, bir başka bağ kurmamızı sağlıyor zihinsel alışkanlıklarımızla: Biryerlerde kötü niyetli birtakım failler birtakım komplolar hazırlıyor, gençleri tuzağına düşürüyor, bir süre sonra bu gençlerin iradesi de artık o meşum iradeyle birleşiyor, bizim, normal insanların oluşturduğu âleme düşman iradenin parçası oluyor. Zaten bu noktadan sonra, intihar etmeseler bile bu gençler potansiyel düşmanlar haline geliyor. İntiharları, bu açıdan, çok da acı duymamız gereken bir olay değildir.

Zaten sorumlu da değiliz olanlardan...

Aslında, zaman zaman korkunç ve acılı sonuçlara yolaçsa da, satanizm türü modalar o kadar büyük toplumsal sorunlar yaratmıyor. Bunların yarattığı özgün âlemler, ancak çok sınırlı sayıda genci cezbedebiliyor. Pek az sayıda genç, kendini bunlara sahiden angaje ediyor, uğruna öldürecek veya ölecek kadar içine düşüyor. Yine de, bir genç bile bu yüzden ölmüşse sorunu "hayatî" saymamız gerekiyor.

Oysa biz, anlatmaya çalıştığım gibi, aksini yapıyoruz. Madem o gençler böyle bir "hayat" tercihi yapmışlar, o zaman onları bizim hayatımızın dışına çıkmış sayıyoruz. Ölümleri artık tâli bir mesele oluyor.

Bu haldeyken asla çözemeyiz

Bizim, şu andaki zihniyetimizle, liseli genç intiharları sorununu çözmemiz ne yazık ki imkânsız. Çünkü, aile düzeyinde, zaten halimiz belli. Üstelik, bilinen intihar vakalarının en azından bazılarında, evlatlarına karşı hayli anlayışlı, düzgün ailelerin sözkonusu olduğunu görüyoruz ki, bu, sorunu çok daha karmaşık hale getiriyor.

Toplumsal ve idarî düzeyde, durum daha kötü. Benzer bir olaydan sonra okulda öğrencilerle bambaşka, sahici bir iletişim kurma yönünde değişik düzenlemeler yapmış, kanallar yaratmış bir okul yönetimi bilmiyoruz. Polis derseniz, acaba o işe hiç karışmasa daha mı iyi olur? Çünkü polisin yapacağı, bilinen koşullarda, gidip satanist örgütün merkez komitesini yakalamaya çalışmak olacaktır. Ve gözleri bağlanıp sorgu odasına sokulacak birtakım gençler ibre 70 volt civarını gösterirken böyle bir suçu üstlenmek zorunda kalacaklar, devlet açısından sorun çözülmüş sayılacaktır. PKK sorunu nasıl 30 bin ölüyle "çözüldü" ise, liseli gençlerin intiharı da alt tarafı 10-20 ölüyle bu şekilde halledilir.

Yine de, şunu gözönüne almalıyız: Okul yönetimleri de polis de bir ölçüde başka türlü, araştırıcı-yapıcı davranmaya zorlanabilirdi. Eğer toplumsal zihniyetimizde azıcık farklı yaklaşımlara yer olabilseydi.

İşte basına bir görev alanı

İşte yine basının pekâlâ önemli rol oynayabileceği bir alandayız. Madem iki büyük gazetenin genel yayın yönetmenleri de bu konuya karşı bu kadar hassaslar, öncelikle kendi gazetelerinden başlayarak, basının gençlere ve gençlik fantezilerine yaklaşımını düzeltmeye çalışsınlar. Meselâ Milliyet'in 18 Ocak'ta yaptığı da epey tehlikeliydi. FRP oyunları oynayan veya gizli gizli chat yapan bütün gençlerin potansiyel satanist olarak görülmesine yolaçabilir öyle bir tam sayfa. Ayrıca, aynı gün Sabah, Lara'nın intiharı ile önceki liseli genç intiharları arasında bağ kurulamayacağına dair de ciddîye alınmaya değer olgular sıralıyordu. Belki de sahiden, 70 milyonluk nüfus içinde kabul edilebilir oranda, tekil, bireysel trajedilerden sözediyoruzdur. Lüzumsuz bağlantılar kurarak hiç âlemi yokken bir toplumsal sorun da yaratıyor olabiliriz. Gençlerin başına yeni çoraplar (bunu yeni kontrol ve baskı mekanizmaları olarak okuyabiliriz) örmemek için işin bu tarafına da dikkat etmeliyiz.

Biz ne kadar, ilk anda yapıştırdığımız "satanist" yaftasıyla, gencecik yaşlarında dünyadan kopup gitmeye karar vermiş evlatlarımızı kendi kendilerinin katili ilân ederek sorumluluktan sıyrılmaya çalışıyorsak da, vicdanımızın bizi rahat bırakmayacağını unutmayalım.

Ben Lara'nın da şeytanla buluşmadığından eminim. Belki şimdiden anababasını, arkadaşlarını özlemeye başlamıştır bile. Umarım, bütün bu satanist bahaneleriyle, ona karşı fazlasıyla gecikmiş bir anlayış gösterme çabasından bile kaçınmaya uğraşan bir topluma inat, gittiği yerde saçlarını okşayarak "aldırma sen onlara" diyecek şefkatli birileri vardır yanında.

Şeytanla buluşanlar, intihar eden gençlere satanist diyerek sorumluluktan kaçmaya çalışanlarla, acılı bir ailenin en korkunç anlarını kare kare görüntüleyip gazetelere basanlardır.